Son Kullanma Tarihi, polisiye bir hikayeyi üç farklı karakterin bakış açısından anlatan bir kara komedi. Ancak üç karakterin hikayesini de izleyince gerçekte ne olduğunu tam anlamıyla anlayabiliyorsunuz. Belki çok önemli bir film değil ama keyifle izleniyor, zekice bir senaryosu var ve oyuncuları da iyi. Tavsiye edilir.
Kazablanka ciddi bir hayal kırıklığı oldu. Yönetmen bir kayıp olayı çevresinde Fas’ın adalet sistemindeki yanlışlıkları ele almış. Bir şeylerin iyiye gitmesini istiyorsak ülkemizi terketmeden mücadele etmeliyiz şeklinde bir mesajı da var filmin. Ama iyi niyetli olması ve doğru mesajlarının olması filmi başarılı yapmıyor ne yazık ki. Açıkçası filmin hikayesi de anlatımı da orta kararı aşamıyor. Hele bir de hemen her sahnenin arkasında yer alan müzik var ki hiç gerek yokmuş.
Alacakaranlık Portresi‘ni teknik sorunlardan dolayı 50 dakika gecikmeli izledik ama değdi doğrusu. Daha festivalin başları sayılır ama Alacakaranlık Portresi FIPRESCI ödülünü alırsa şaşırmam. Anlattıklarına bakınca alacakaranlık değil, zifirikaranlık portresi adeta. Filmde olumlu tek karakter yok gibi. Tecavüzcü polisler, tacizci babalar, yalancı çocuklar, içten pazarlıklı arkadaşlar. Böyle bir dünyada tek olumlu karakter baş kahramanımız Marina gibi gözüküyor ama o da kendisine tecavüz eden polislerden birine aşık oluyor. Filmin bu yönü çok tartışılabilir. Açıkçası keşke yönetmen konuk olsaydı da kadının bu dönüşümü konusunda ona soru sorsaydık dedim.
Return (Dönüş), iyi bir Amerikan bağımsızı. Kadın bir askerin ülkesine döndükten sonra yaşadıklarını anlatıyor. Karakterin psikolojik bunalımlarını anlatırken bu tip filmlerin klişe çözümlerine başvurmuyor. Örneğin baş karakterimizin nereye gittiği belli değil, orada travma sebebi olacak özel bir olay yaşamamış, yaşamış olsa da arkadaşları gibi bunu seyirci de bilmiyor. Filmin en büyük güçlerinden biri Linda Cardellini’nin başarılı oyunu. Çok öne çıkmaz ama sevdiğim bir oyuncudur zaten.
Prensesim, konusunu okuyunca tartışma yaratabilecek olduğunu belli eden filmlerden biriydi. 1970′lerde henüz 10 yaşındaki kızının erotik fotoğraflarını çekip sergileyen bir annenin hikayesi ilgi çekici gerçekten. Tam da filmdeki gibi yönetmenin annesinin de çocukken onun erotik fotoğraflarını sergilediği düşünülürse daha da ilgi çekici. Üstelik gerçek fotoğraflara bakınca filmdekilere çok benzediğini görüyorsunuz (gerçek fotoğraflar filmdekinden daha açık). Belli ki filmdeki otobiyografik öğeler oldukça fazla. Zor ve aykırı rollerin kadını Isabelle Huppert, anne olarak yine çok başarılı. Zaten kötü olduğu filmi bulmak zor. Annenin de, olaya önce bir oyun gibi yaklaşan ve annesinin ilgisini çektiği için hoşuna giden kızın psikolojisi de başarılı verilmiş. İşin şöyle bir kafa karıştırıcı yanı var ama. Eğer yönetmen kendi deneyimlerinden rahatsızsa (ki filmin sonunda geldiği noktadan anlaşılan o) şu anda 10 yaşında olan bir kızı böyle bir rolde oynatması ne kadar doğru?
Programı yaparken dikkat etmemiştim ama hemen arkasındaki film Girdap da yine yaşlı insanlar ve ölüm ile ilgili bir filmdi. Üstelik her iki film de Brezilya’dan geliyordu. Ama bu film daha çok ilgimi çekti. Başkarakter olan ve neredeyse kendini oynayan 81 yaşındaki Bastu gerçekten ilgi çekici bir karakter. Zaten yönetmenler de 2003 yılında onunla tanışmaları sonucu bu filmi yapmaya karar vermişler ve anlatılanlar da çoğunlukla gerçek hikayelermiş. Filmin girişinde Bastu’nun kocasının ölümü önceden yazılmış bir konu imiş ama o da filmin çatısını oluşturuyor ve Bastu’nun hayat dolu oluşunu vurguluyor. Filmin yönetmenlerinden Clarissa Campolina festivalin konuğuydu ve film sonrasındaki söyleşide filmin yapımından söz etti ama salonda çok az kişi kalması ve soru çıkmaması biraz ayıp oldu.
Aşk Hakkında Her Şey, rahat izlenen keyifli bir romantik komediydi ama bir yandan da bir tv filmi havası vardı. Tabii lezbiyen ve biseksüel karakterleriyle bizim televizyonlarımızda asla göremeyeceğimiz bir filmdi o ayrı. Film, iki eski sevgilinin aynı dönemde hamile kalıp birbirleriyle karşılaşmaları ile başlıyor. İşin içine bebeklerin babaları ve bir başka lezbiyen çift de girince 2 bebek, 4 anne ve 2 babadan oluşan bir aile çıkıyor ortaya. Aslında ilgi çekici bir konu, aile kavramına bakışıyla da ilginç ama sanki eşcinsellikten rahatsız olabilecek seyirciyi uzaklaştırmamak için riskli alanlardan kaçılmış. Öyle olunca da biraz sabun köpüğü kalmış. Yine de izlenebilir bir film.

Festivalin benim için kapanış filmi, büyük bir heyecanla beklediğim Torino Atı. 7 gün boyunca yorulmuşken bu zor filmle bitmeye korkuyordum. Korkum tamamen yersizmiş. Öyle bir filmi çıktı ki karşıma, gözlerimi perdeden alamadan, nefes bile alamadan izledim. 146 dakika, sadece 30 plan ve hipnotize edici bir film.Bir baba-kız ve atın 6 gün boyunca tekrar eden rutinleri bu kadar etkileyici olabilir. Zor bir yaşamdan zifiri karanlık bir dünyaya yolculuk. İnsanoğlunun kendini tüketmesi anlatılmış adeta. Béla Tarr, bu son filmim demiş, saygımız sonsuz ama keşke fikrini değiştirse. Olmadı onun görüntü yönetmeni Fred Kelemen’i de severiz. Kelemen de yönetmen olarak en son 2005′de film çekmiş, bari o bir şeyler yapmaya devam etse. Bu arada gözlerimi ayırmadan izledim dedim ama film aşağı kayınca dışarı çıkıp söylemek de yine bana düştü. Bunu anlamıyorum arkadaş, hadi içerde festivalden kimse yok diyelim, kapıya yakın bir Allahın kulu çıkıp söylese ya. Ben salonun ortasından bir sürü kişiyi rahatsız ederek çıkıp uyarmasam insanlar yarım saat öyle izlemeye devam edecek miydi merak ediyorum.
İz: İz, son dönem çokça örneğini izlediğimiz Kürt sineması diyebileceğimiz türün iyi bir örneği. Köyünden göçmüş yaşlı bir kadının son isteğini yerine getirmeye çalışan oğlu ve torununun hikayesi özellikle ikinci yarısıyla etkili. Dağlardaki çekimlere belli ki çok özenilmiş. Finalde olayı Kürt sorunundan öteye taşıması da güzel ve çarpıcı bir dokunuştu. Filmle ilgili en büyük eleştirim bazı oyuncuların donuk oyunları ve filmin girişinde açılan hikayelerin orada kalması.
Hayal ve Görüntü: Images, Altman’ın çok bilinmeyen bir filmi, vasat çıkabilir diyordum ama o da şahane bir filmmiş (filmden çıkan 20-30 kişi böyle düşünmüyor). Gerçekle hayal arasındaki sürekli zemini kaydıran yapısı, aynalar, camlar ve bunlardan yansıyan görüntülerle kurulmuş görselliği etkiledi. Tüm film boyunca tek kişinin sanrılarını mı izledik, gerçek nerede başlayıp bitti, çok tartışılır. Güzelliği de burada. İki süper ayrıntı: 1-Film boyunca okunan kitap başroldeki Susannah York’un kendi kitabı. 2-Filmdeki karakterlerin adları oyuncuların kendi adları ama herkes bir diğerinin adını kullanmış. IMDB sağolsun bunu filmde farketmemiştim. Örnek: Susannah York’un filmdeki adı Cathryn, Cathryn Harrison’ın filmdeki adı Susannah. Bu ayrıntı filmin yapısına o kadar denk düşüyor ki.
Hahamın Kedisi: Hahamın Kedisi, çok eğlenceli, cıvıl cıvıl bir Fransız animasyonuydu. Papağan yuttuktan sonra konuşmaya başlayan bir kedi ve onun Yahudi olma çabası ama bir yandan da dini sorgulayışı gayet akıcı verilmiş. Çizimler, animasyon ve müzikler de dört dörtlüktü. Cezayir’e biraz fazlaca batılı bir bakışla baktığı yönünden eleştirilebilir. Bu arada gördüğüm kadarıyla film dışarda 3D olarak gösterime girmiş, festival sinemalarında o düzenek olmadığı için biz 2D izledik.
MASH: MASH için çok fazla yorum yapmaya gerek yok. Tam bir klasik ve ilk kez izliyormuş gibi eğlendirdi. Hiç bir çatışma göstermeden savaş filmi çekmek, antimilitarist bir film yaparken şahane bir komediden taviz vermemek kolay iş değil. Eminim ki pek çok yönetmen mesajını daha açık vermek için finale ağlatıcı bir sahne koyardı. Hastane ortamı buna çok uygun ama hiç gerek yok. Bu arada Donald Sutherland’in gençliğinin oğluna ne kadar benzediğini de tekrar tescillemiş olduk, arada Kiefer’i görür gibi oldum.
Görüntünün Mimarı: Antonioni: Sonraki seansta Antonioni’nin ilk dönem 3 kısa belgeseli ve bir uzun filmi vardı. 10′ar dakikalık belgeselleri gerçekten başarılıydı. Dış sesin eşlik ettiği ilk filmi Po İnsanları, yöre insanına ve mekana bir bakıştı. Aşk Yalanı, dönemin popüler fotoromanları üzerinden modern dünyaya bir bakıştı. Bugün çekilse reality show starları konu edilebilirdi. Çöpçüler modern belgesel anlayışına daha uygun bir şekilde Roma sokaklarını temizleyen işçileri konu ediyordu. Sadece başında dış ses vardı. Ustanın ilk dönem uzun filmlerinden Kadınlar Arasında ise sonraki filmleri ile karşılaştırınca geleneksel sinemaya yakın duruyordu. Görsel açıdan ufak Antonioni dokunuşları bulmak yine de mümkündü. Üstad sadece 5 yıl sonra L’Avventura’yı çekmiş zaten.
Bizim Gibi Hırsızlar: Bu festivalin kazancı Altman olacak demiştim. Bizim Gibi Hırsızlar ile bu fikrim aynen devam etmekte. Altman bu sefer de suç filmi türünü alıp kendine göre yoğurmuş ve suçtan çok insan ilişkilerine eğilen bir film yapmış. Oyuncu yönetiminde ne kadar başarılı olduğunu da bir kez daha göstermiş. Sanırım Shelley Duvall’i en iyi kullanan yönetmen diyebiliriz. Final biraz Bonnie and Clyde’ı hatırlattı ama onun üzerinde çok durmayalım. Can sıkıcı olan bu kopyanın da sesinin kötü olması ve perdede sürekli titremesiydi. Gün içinde izlediğimiz Antonioni filmlerinin restorasyon çalışmasına hayran kalmıştım, keşke Altman filmlerinin de daha iyi kopyaları olsa.
Üç Kadın: Galiba bu festivalin en büyük kazancı Altman’ın izlemediğim filmlerini keşfetmek olacak. McCabe’i çok sevmiştim 3 Women’ın da hastası oldum. 3 Women’ı izlerken kendimi Bergman filmi izler gibi hissetmem boşuna değilmiş, Altman da filmi Persona’dan etkilenerek yaptığını söylemiş. Film temelde 2 kadını anlatıyor aslında. Birinin çekingen yapısı, diğerinin dışa dönük ama bir o kadar da yalnız hallerinin anlatımı çok iyi.Film ilerledikçe kişiliklerin değişimi, belki 2 kadının aynı kişiye dönüşmesi, belki de kişiliklerini değiştirmeleri de başarılı. Shelley Duvall ve Sissy Spacek’i her zaman sevmem aslında, burada rollerini o kadar iyi oturmuşlar ki.
Brewster McCloud: Günün 2. Altman filmi Brewster McCloud idi. 3 Kadın’dan sonra üstadın aslında ne kadar iyi bir komedi zekası olduğunu hatırlamak güzeldi. Daha filmin ilk saniyesinden itibaren bomba komedi anları yaratıyordu Altman. Filmde yok yok. Bir seri katil soruşturması, sürekli etrafa pisleyen kuşlar, uçmak isteyen bir çocuk, kuşlar üzerine bilimsel ayrıntılar vs. Brewster McCloud, Altman’ın az bilinen filmlerinden biri, izleme deneyimini kaçırmamak lazım.
Kahire’den Kaçış: Kahire’den Kaçış, Mısır’da müslüman bir erkekle hristiyan bir kızın aşkını anlatırken arka planda kişisel ilişkiler açısından Mısır var. Çıkış noktası fena değil ama bir yerden sonra klişelere teslim oluyor. Mesela filmin başında görünen silahın finalde mutlaka patlaması. Sinemasal açıdan da çok fazla bir şey vaad ettiği söylenemez.